1 Aralık 2008 Pazartesi

Kurabiye 2008 raporu

Fiyasko! Tam bir fiyasko!

:)

Yolgezer Kardeşliği olarak 2008 Kurabiye Yarışı'nda resmen madara olduk. Ama yine çok eğlendik, çok güldük, çok muhabbet ettik... Yine herşey çok güzeldi yani. Ayrıntılar aşağıda.

Herşeyden önce, macera yarışlarına kurabiye yarışıyla merhaba diyen kardeş takımımız A.S.I.C.S'e (adları ileride değişecek sanırım, Berke'yle Tuna'dan oluşan ekip) selamımızı çakalım. Hoşgeldiniz, elinizi verdiniz, kolunuzu kaptırdınız. Önünüzde uzun yollar var, ama sizin gibi bir takımın kısa zamanda iyi işler çıkaracağından adımız gibi eminiz. (Ah bi de yönünüzü bulabilseniz... :)) Tekrar hoşgeldiniz.

Yarışın başında bir yolgezer klasiği yaşandı ve biz tabii ki start zamanına kadar hazırlanamadık. Ama bu sefer yalnız değildik. Takımların sanırım yarısına yakını start'ı kaçırdı. Bunda teknik toplantının gecikmiş olarak yapılmasının, dolayısıyla haritaların dağıtılmasının gecikmesinin, harita dağıtımına kısalardan başlanmasının ve bunlara karşın start zamanının ötelenmemesinin etkisi olduğunu düşünüyorum. Ha bize bırakılan zamanda yetiştirilemez miydi? Yetiştiren takımlar olduğuna göre yetişirmiş... ama biz haritayı elimize aldığımızda geri kalan herşeyimiz hazırdı. Sadece koordinatları girmemiz kalmıştı ve yetişmedi. Buna bağlı olarak rota belirlemeyi de aceleyle yaptık (ve aşağıda okuyacağınız üzere "bizi bu acele rotalar mahvetti"). Bir gün bir macera yarışına zamanında başlayacağız ve o gün herşey değişmiş olacak!

Yarış günü beklediğimiz havadan çok daha yumuşak bir hava vardı. Sabah serinliği yerini, bisikletle vardığımız daha ilk noktada -en azından bizim için- sabah hararetine bırakmıştı. İlk noktayı bulur bulmaz soyunup dökünmeye başladık. İlk nokta olduğundan mıdır bilinmez, biraz dolandık. Nedenini biz de anlamadık. Zaten biraz da şans eseri bulduk. Hemen ikinci noktaya vınladık. Sorunsuz şekilde ikinci noktaya da vardıktan sonra yarış öncesi yaşadığımız paniğin ve genel olarak kaderin cilvesi sonuçlarını göstermeye başladı. Haritaya göre taşocağının dibindeki noktadan sonra mutlaka bir yerden yardırmamız gerekiyordu. Ben de (rotayı çizen insan olarak) yakında gözüken patikadan vadiye inmemizin daha mantıklı olduğunu düşünmüştüm. Zira hem yakındı, hem de diğer yoldan daha kısaydı. Kaldı ki stabilize olan ve parkuru çizerken farketmediğim, ancak küçük patikayı ararken "lan, acaba bundan mı gitsek?" diye kendi kendime sorduğum, ancak Dudu'yla paylaşmadığım diğer yolu tutarsak bir miktar da yükselmemiz gerekecekti. Gerek yoktu.

Noktayı alıp patikayı aramaya başladık. Bulduk da nitekim. Başlarında yoğun çalıyla biraz yavaşlasak da ilerleyebiliyorduk. Zaten sonra çalılar da yok oldu ve inanılmaz güzel bir mtb parkuruyla karşı karşıya kaldık. Çok güzel mekanlardan geçiyorduk, hatta Dudu bir yerde "tam kamplık abi" dedi; hem su vardı, hem yeşillik ve düzlük, hem de vadi içi, korunaklı bir yerdi. Patikanın ardından içeri girmemiz gereken yerden girdik ve ilk sürprizimizle karşılaştık. Haritada yol olarak gözüken giriş, tahta bir kapıyla kapatılmıştı. Haritada gözüken evler, anlaşılan, yolu kendi kullanımlarına tahsis etmişti. Köpek havlamalarına aldırmadan içeri girdik. Şirin mi şirin(!) Sivas-Kangal cinsi kuçuların(!) arasından sakince geçerken yukarıda varmamız gereken yolu gördük ve küçük bir vadiden yardırmaya karar verdik. Ve bu karar, hayatımızın en traji-komik sahnelerinin başlamasına vesile oldu. İlk başta yavaş da olsa ilerlememize izin veren çalılar giderek daha da sıklaştı. Bisikletleri omuzlarımıza aldık ve bir süre öyle ilerledik. Daha sonra bisikletleri başlarımızın üzerine almadan ilerleyemediğimiz yerlere geldik. Bazı noktalarda her tarafımızı çizen dallara takılıp kalıyorduk. Aynı, örümcek ağına takılmış sinekler gibiydik. Yine de ilerlemeye devam ettik. Ancak bir yere kadar. Artık çalılar bitip yerlerini 2 metre yüksekliğindeki bodur çam ağaçlarına bırakmıştı. Ve (her ne kadar Yeşiller üyesi olsam da...) bu lanet olası ağaçlar öyle güçlü ve bükülmez ve yol vermez ve sıklar ki önümüzde adeta bir ağaç duvarıyla kala kaldık. Ve işin kötüsü varmamız gereken yer sadece 10 metre ötesi! Açıklığı "hissediyoruz". Bu kadar yaklaşmışken geri dönmek istemiyoruz. Özellikle Dudu, bize yol açmak için ağaçlara "kafa-göz" daldı ancak doğa ana bize yol vermemeye kararlıydı. Çalıların ve ağaçların arasında geçen 1 saatin ardından hala çok sevimli olan ve bizi o şirin "hav hav"larıyla selamlayan dostlarımızın yanından tıpış tıpış tabir edilen adımlarla yeni bir yol bulmak üzere geri döndük. Bulduğumuz yeni yol da bize kolay kolay geçit vermedi ama bu sefer kararlıydık ve 1 saat 15 dk'nın ardından başardık. Sinirlerimiz biraz gerilmişti, geriye düştüğümüzün farkındaydık ve yorulmuştuk. Henüz yarışın başında bu kadar enerji kaybı, aslında bizim için yarışın sonunu da belirliyordu...

Sanırım zoru başarmış olmanın verdiği moralle, kaybettiğimiz zaman ve enerjinin üzüntüsünü hemen üstümüzden atıp ilerlemeye başladık. Ve sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Ne kadar AMY* olduğumuzla ilgili kendimizle dalga geçiyorduk ve biraz önceki halimize gülüyorduk. Ama tabii, enerjimizi gereksiz yere harcadığımız için bisiklette (zaten yavaşız benim yüzümden) hızımız iyice düştü. Ancak bütün noktaları almaya da kararlıydık. Nitekim en uzaktakiler dahil bütün noktalara gittik (Sadece 11. noktayı, yanından geçmemize rağmen farketmediğimiz için ıskaladık!).

14. noktaya giderken başka bir komedi bizi bekliyordu. Ağaçlı köyü'nün kenarından geçip Doğu'ya çıkan yolu bulmamız gerekiyordu. Yolu aslında uzaktan gördüm. Ancak yanına geldiğimizde farketti ki yolun girişinde yine bir özel mülkiyet ve bir kapı. Bu seferki demirden hem de: Kutorman. Haritada bu tesis veya yolun kapalı olduğu belirtilmemiş. "Neyse, arkasından dolaşalım" dediysek de mümkün olmadı. Biz de geri dönüp "kapıya dayandık". Güvenlikçi abiye 15 dk kadar dil dökdük. İçeri gireceğiz, en fazla 30 saniye içerisinde hemen gözümüzün önünde, 50 metre ilerideki kapıdan da çıkacağız. Bu kadar basit. Tesiste zaten bir şey yok, olsa da bizim onları kırıp dökecek ne halimiz ne zamanımız var. Zamana karşı yarışıyoruz burada! Neyse, en sonunda tatlı dilimiz ve özellikle Dudu'nun sosyal kabiliyeti sayesinde bekçi abi bizi içeri aldı. Ve kendisinin gözetiminde karşı kapıya koşturduk. (Tesiste de hiçbir şey yok; bir kaç fidan, bir de ahır gibi bir yer... O kadar sıkı güvenliğin ne anlamı var, acaba günümüzün "güvenlik fetişi"nin bir yansıması mı bu karşılaştığımız gibi şeyler hep kafamızdan geçti tabi...)

Ve bundan sonrası... 14. noktaya giderken yanından geçtiğimiz yerler... Anlatamam ne kadar güzel olduklarını. Anlatmak da istemem. Mülkiyete teorik olarak karşı olmama rağmen, buraların sadece benim bildiğim, benim gittiğim, benim hatırladığım yerler olmasını isterim. Böyle güzel yerlerin, bir de İstanbul'un yanı başında olduğunu bilmek hem farklı, hem heyacan veren bir şey. Evet, doğru tabir bu sanırım... Göllerin yanından geçerken resmen heyacan duydum. Gözümü alamadım. Öyle ki bir yerde Dudu'yu da durdurdum ve manzarayı seyrettik. Kenarında ineklerin otladığı bir gölcüğü "yaşamak istediğim yer" ilan ettim. İlk fırsatta tekrar gidebilmek için haritada yerini iyice belirledim.

Bisiklet etabının bizim için son noktasını da aldığımızda saat 15.30 civarıydı sanıyorum. Baraj gölüne varmamız ve koşu etabına başlayabilmemiz için yarım saatimiz vardı. Ancak biz bu sırada acele etmek yerine muhabbet ediyorduk. Dudu, geçen gece seyrettiği filmi en ince ayrıntısına kadar anlatmaya koyulmuştu. Ben de, beynime giden oksijen izin verdiği ölçüde dinledim kendisini. Oldukça yorulmuştum, dizimde Avrasya Maratonu'nun hemen ardından başgösteren "zedelenme" nedeniyle uzun zamandır bisiklete binmediğim için bacaklarım çok güçsüzleşmişti. Zaten çok iyi olmadığım bisiklette, bana bitmek bilmiyormuş gibi gelen etabı tamamlamaktan başka bir isteğim yoktu. Bu sırada Dudu apartmanda karantinaya alınan insanların çatı katına sığındıklarından, oradaki canavar çocuğun kameranın ışığını kırmasından, gece görüşünden falan bahsediyordu (bak aklımda kalmış ama:)).

Kanolara vardığımızda saat 16.03'ü gösteriyordu. Kaçırmıştık. Kanoda efsane yaratmamıza ve Dudu'nun tabiriyle "ışık hızında falan" gitmemize rağmen koşuya çıkamadık. Çıksaydık da zamanında 4 nokta toplamamız mümkün gözükmüyordu. Zaten bir nokta kapanmıştı bile. Biz de dedik ki, bari sıcak şarabı kaçırmayalım. :)

Sakin şekilde ve yine muhabbetle geri dönüş yoluna girdik. Geyik Çiftliği mevkiinde kendimizi inişe bıraktık ve üzüntüden değil de hız yüzünden gözümüzde yaşlarla finişe vardık. İkimizin de yüzü yine gülüyordu çünkü muhteşem yerler keşfetmiştik, bize çok güzel ders olan hatalar yapmıştık, deneyim kazanmıştık, benim dizin düzeldiğini öğrenmiştik. Ve yine çok güzel bir gün geçirmiştik...

Zaten macera yarışı bunlar değil de nedir ki başka? ;)

Üstelik yarış sonrası sıcak şarap partisi de dillere destandı. Ve daha ne istenirdi...

Emeği geçen herkese yeniden teşekkürler.

Yolgezer Kardeşliği orada olacak, önümüzdeki yarışlarda görüşmek üzere. :)

Serkan



*Bizi iyi takip edenler bilir ;)